Aydınlanma

14/8/2006 - Kısa Bir Yaratılış Hikayesi

Kategori: Din

Kısa Bir Yaratılış Hikayesi

 

 

Yar.1: 1 Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.

 

İşte herşey böyle başladı... Sonra

Yar.1: 2 Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.

 

Peki ya su neredeydi??? Tanrının anlatımında bir sorun mu var ki? Önce yer ve gök vardı diyor... Ama “su” nerede ki Tanrı bu “su”ların üzerinde dalgalanıyordu? Yer yüzü boştu sadece karanlık... Oysa suyu da koyabileceğimiz bir yer olmalı...

 

Yar.1: 3 Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.

 

Işık.. İşte fotonların oluşturduğu ilk ışık...

 

Yar.1: 4 Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.

 

Yar.1: 5 Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.

 

Demek tanrı hep karanlıkta kalmıştı... Işık “ilk” gün yaratıldıysa karanlık tanrının kaderi olsa gerek... O zaman bu ilk gün “zaman” da yaratılmış oldu. “Gündüz” ve “Gece”... Oysa kutuplarda nasıl bir düzen var ki??? Gece Gündüz belli değil... Ayrıca tanrı ışığı daha önce bilmiyordu ki iyi olduğunu şuan anlayabilmiş... Hem karanlığın nitelendirilebilmesi için “aydınlığın” bilinmesi gereklidir!

 

Yar.1: 6 Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.

 

Yar.1: 7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

 

Demek sular yerin üzerindeydi... Oysa yukarı da yerin üzerinde kayalıklar vardı... Şimdi nasıl yerin üzerine çıktı? Demek “yer” “gök” ve “su” vardı... Oysa anlatım “su”yun gökten önce yaratıldığını söylüyor bize... Çünkü olmayan bir “su” içinden “gökkubbe” çıkamaz değil mi?

 

Yar.1: 8 Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.

 

Demin “gökkubbe” dediği yere “gök” adını vermiş... Tabi o da ilginç... Neyse!

 

Yar.1: 9 Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu.

 

Burada anlatılanlarla uyumluluk göremiyoruz... Toprak var (yer)! Ama suyu ne zaman toprağın üzerine koydun???

 

Yar.1: 10 Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

 

Demek coğrafya derslerinde anlatılan, oluşması “yıllar”, hatta “milyar yıllar” süren kıtaların ve kara plakalarının oluşumu böyle olmuş... Yani 3. Günde! Ve arada sadece (bu oluşum için) 1 gün zaman ayrılmış... Bizse okul derslerimizde bu sürenin milyar yıllar aldığını okuyorduk... Ama  bir tanrı... Bu mükemmel tanrı bunu 1 günde yapacak kadar  zorlandı mı?

 

Yar.1: 11 Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu.

 

Yar.1: 12 Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

 

Demek yer tohumu meyvesinde bulunan ağaçlar böyle yetiştirdi... Ama coğrafya dersleri bizlere dünyanın ilk zamanında atmosfer bile doğru düzgün değildi diyor! Nasıl bitklier çıktı yerden???

 

Yar.1: 13 Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.

 

3. gün sonunda tanrı neler yaptı bir göz atalım:

Yer      }              Bu iki öge en

Gök    }              başta yaratıldı

Su??? Ne zaman olduğu belli değil ama gökten önce yaratılması gerkiyor anlatıma göre

Işık

Gündüz

Gece

Şimdi gene göğü yarattı (kaç gök var acaba?)

Kara

Deniz

Bitkiler

Tohum veren otlar

Tohumu meyvesinde bulunan ağaçlar

 

Devam ediyoruz...

 

Yar.1: 14-15 Tanrı şöyle buyurdu: "Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin." Ve öyle oldu.

 

Yar.1: 16 Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı.

 

İşte koca bir evren böyle oluştu... Güneşte ayda ve yıldızlarda... Oysa evren de ne yıldızlar var güneşten büyük aydan küçük... Evreni de bir günde hallediverdi tanrı... sanırım ışığı yapmak daha uzun sürdü... Güneşi yıldızları yapmak daha kolaydı galiba...

 

Yar.1: 17-18 Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

 

Evren tanrı dilinde “gökkubbe” oldu... “Gökkubbe”de “güneş” ve “ay” var... Bunların amacı “ışığı karanlıktan ayırmak” ve “gündüzün geceye egemen olmasını sağlamak”tır...

 

Yar.1: 19 Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.

 

Yapılan işlere birde “evren” eklendi... Dünyanın oluşumu sadece milyar seneler aldıysa acaba “evren”in oluşumu için coğrafya kitapları ne diyordu??? Tek bir gün yeterdi ama tanrıya.. ve yetti de! Bir günde koca bir “evren” yaratıldı...

 

Yar.1: 20 Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu.

 

Yar.1: 21 Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.

 

Tanrı “deniz canavarları” yaratmış... Nerde bunlar şimdi? Yoksa tanrı bunları yok mu etti? Neden ki acaba??? Bunlar bir imalat hatası mıydı? Neden şimdi yoklardı? Oysa herkesin hakkı değil mi bu canavarlardan kormak? Belki de tanrı gereksiz birşey yarattım dedi ve bunları yerle bir etti... peki ya bu canlıların suçu neydi??? Yaratılış olmak mı?

 

Yar.1: 22 Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı.

Demek tanrı az hayvan yaratmış...  Herhalde malzemesi bitti... Evdeki hesap çarşıya uymazmış... Bunu da tanrı öğrendi...

 

Yar.1: 23 Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.

 

Yar.1: 24 Tanrı, "Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen*fa* türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu.

 

Yar.1: 25 Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.

 

Ya bu yılan da bunların içinde olsa gerek... Hani şeytanı yılana çevirmişti ya... O zaman şeytan mı önce yaratıldı yoksa yılan mı? Hangisi?

 

Yar.1: 26 Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun."

 

Yar.1: 27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.

 

Ve insan da geliyor... Ama insanı “kendimize benzer yaratalım” demekte neyin nesi?  Yoksa tanrı bunu başka bir tanrıya mı söylüyor? Ama o da kim? Başka bir tanrı??? Demek tanrılar “insana” benziyor... Ama tanrıda mı bir insan yoksa??? Yoksa her insan birer tanrı mı???

 

İşte dinlerin bir itirafına daha tanık olduk... İnsan beynindeki düşünceler çok karmaşık süreçlerden geçerler... Hem beyinde oluşurken, hemde beyinde oluşmaları için gerekli olan ortamı tahlil ederken...

 

Tanrılar insanların eksik olduklarını anladıkları zaman ortaya çıktılar... Doğa karşısında acizdiler... Yapabilecekleri tek şey üstün bir insan yaratmak ve onların doğayı kontrol etmesini sağlamak... İşte tek çözüm buydu onlara göre... Ve oldu:

 

 

Yar.1: 27 İnsan tanrıyıı kendi suretinde yarattı. Böylece tanrı insanı suretinde yaratılmış oldu. Tanrıları erkek ve dişi olarak yarattı.

 

 

İşte hikayenin sonu da orasıydı...

16 YorumYorum yaz!Bağlantı

13/8/2006 - Gereksiz Zatlar...

Kategori: Cevaplar

Bazı sitelerde ateizm düşmanlığı başgöstermektedir... Bunun son örneğini "Embesil Ateistlerin Dar Düşünceleri" adlı makalesiyle yayımlayan kişinin yazısını sialere aktarıyorum:

 

"24/4/2006 - Ateistlerin kişisel ve fiziksel özellikleri

Kişisel özellikleri ;

-Kendini mantığa adamış halbu ki 1 gram bile aklı olmayan mantıksız insanlardir.

-Bi yaratıcının olmadığını inkar edip kendilerinin maymundan türediğini iddia eden aynı zamanda ataları kabul ettikleri maymun'u aşşağılayıp mundar gören kendileriyle çelişik aciz insanlardır.!

-666 sayfalık Kuran-ı Kerimi Peygamber efendimizin kendisinin uydurduğunu iddia eden aynı zamanda da Peygambr efendimizin okuma yazmayı bilmeyen gereksiz bi insan oldugunu iddia edip ona neden biat ettigimizi sorgulayan düşüncesiz insanlardır.

-Evren'in sürekli değişim içinde oldugunu varsayıp bu dünyada ki bütün insanların amacsız yasadıgını ve sadece yemek yiyip tuvalet'e gitme dışında hiç bi zorunlulukla mükellef olmadıgını iddia eden gereksiz insanlardır.

-Demokrasi'yi savunup çifte standart'ı inkar eden ancak ; Sırf genç kızlar başörtü takıyor diye neredeyse idam edilmesini talep etme cesaretini gösterip buna ragmen özgürlük istiyoruuzzzz diye feryat eden yarım akıllı (akılsız) insanlardır.

-Medeniyeti savunup Allah'a söven onun karikaturlerini cizip dalga geçmelerine rağmen  Ahlak'ı savunmayı misyon edinmiş Embesil insanlardır..

Ve son ozellikleri ; Cümle icinde kullanırsak (yukarda da oldugu gibi) insan sıfatına uygun ; Ancak gerçekte bu sıfat'a asla layık olmayan İçi boş varlıklardır. 

 

Fiziksel özellikleri ;

Kelimelerle ifade etmek yerine fotograf olarak yayınlamayı uygun gördüm buyrun:) :

"

 

 

sözde bu zatı muhterem ateistlerin zihniyetiyle birlikte "fiziksel" özelliklerinin de bozuk olduğunu görünümlerinin resimdeki gibi olduğunu savunuyor...

 

bu düşüncenin aciziyeti hakkında konuşmama gerek yok! zaten seviyesizleşen bir müslümanı taklit eden bu zatı muhterem ateistlerin kişisel özelliklerinde de pek çok zıtlık bulunduğunu söylemiş...

 

oysa hem allah allah diye tutturup hem de onun hükümlerini yerine getirmeyen kişilerdir bunlar...

 

yani baştan bir çelişki yumağı altında kalmış, düşünceleri sığlaşmış, metafiziğin hayallerine dalmış, bu kişiler ateizm hakkında bir hüküm vermeleri ne kadar anlamlıdır!!!

 

sözde bizlerin 1 gram aklı yokmuş... oysa yaşadığı devleti kuran bir Ateisttir... bunu bilemeyecek bir zatın aklının kaç gram olduğu da meçhuldür!

 

bizler maymundan gelmedik... maymunla ortak bir atadan geldik... işte bu farkı bile anlayamayacak sığ beyinli bu pek muherem zat yaratıcı fikrine takılı kalan milyonlarca kişiden sadece bir tanesidir...

 

saygısızlık kendinize dönmenizi sağlar... özünüzü gösterir

 

çürütemiyeceğiniz fikirleri saldırarak yıpratabilmeyi umut etmek tam bir sofuluktur!

 

bakın işte birkaç ateist resmi:

 

 

 

nasıl benziyorlar mı???

26 YorumYorum yaz!Bağlantı

13/8/2006 - TEOLOJİNİN ÇIKIŞ NOKTASI

Kategori: Din

 

 

Sizinde hak vereceğiniz üzere, bugünkü insan ile kadim çağlarda yaşayan insanlar arasında dağlar kadar fark vardır…

Bu farkların başında düşünüş ve algılayış farkları gelir. Yani ilkel bir insan, çağdaş bir insan gibi olayları incelikle kavrayamaz. Bunun altında elbette birçok fark yatmaktadır. Biyolojik etmenleri bir kenara bırakırsak modern insan sahip olduğu bilgi miktarıyla birkaç adım öndedir… Bugün “din” denen olgunun yani “teoloji”nin beslendiği noktalar bellidir… Teoloji insanı;

1-      Korkutmaya

2-      Umut etmeye

3-      Objektif olmamaya

4-      Sebep aramamaya

mecbur kılar… Zaten din, bunları öğütler! Keza döngüsü de bunlar arasındadır.

Şimdi gelin ilk çağlara “ilkel” insanın “din”i “neden” çıkardığına bir göz atalım…

Tarih boyunca gelişimini sürdüren insanoğlu, başlangıçta hiçbir düşünceye sahip değildi. Babadan oğula geçen tecrübelerle gelişimini sürdürdü. Vücudunu kullanmayı öğrendikçe ve çeşitli aletlerle yaşamını kolaylaştırdıkça, zekası çeşitli anlam ve sonuç çıkarmalara yöneldi . Bildiğiniz üzere insanın en temel ihtiyaçlarından biri “beslenme”dir. Bunun için de tabi ki insanların “besin” elde etmesi gerek. Ancak ilk zamanlar da –ki biz Yontma Taş Devri’nden bahsediyoruz- bugünkü “teknoloji”ye tabi ki sahip değiller… Sizin de kolaylıkla kabul edeceğiniz üzere “teknik” yeterlilikleri çok az. Şöyle ki besin bulmak (hayvan yakalamak yada bitki toplamak) o zaman kadın yada erkeğin sadece yeterliliğine bağlıdır. Ancak bu arada elde edebilecek hayvan ve bitkilerin sayısı “doğal felaket”ler sonucu azalma göstermekteydi. İnsan o zamanlar doğa da tam bir asalaktı… Çünkü tekniği yetersizdi. Ve bu asalaklık “tarım” icat olana kadar devam edecekti.

Tarım, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluluktu. Tarımı başarmak içinse, gökyüzünün iyi incelenmesi gerekiyordu. Bir yıldız kümesinin gökyüzündeki hareketiyle bitkinin büyüyüp gelişmesi arasındaki bağlantı insanoğlunun ilgisini çekiyordu. O halde yeryüzünü gökteki yıldızlar ve varlıklar yönetiyordu. On beş bin yıl önce Mısır'da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar.İnsanoğlu gökyüzündeki yıldızlara isimler takmaya başladı. Saban sürme sırasında görünen yıldızlara 'Öküz' yada 'Boğa' yıldızları, Aslanların susuzluktan çölden ırmaklara geldiğinde görülen yıldızlara 'Aslan yıldızları' gibi isimler yakıştırmaya başladı. Zamanla insanoğlu göğün boğasından beklediği gücü yeryüzündeki boğadan da bekler oldu. Bunun gibi bir çok canlı ve cansız şeyi kutsallaştırdı ve insanlar putlara tapmaya başladı.Zamanla insanlar iyilik ve kötülük tanrılarını ayırmaya başladılar. Tanrıların özleri birbirine uymadığı için tapınma ikiye bölündü. İyi tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı. Kötü Tanrılara yapılan ise korku ve ızdırap... Böylece özü karşıt ilkelere tapınma olan din sistemleri oluştu.

Bunun yanı sıra kabile insanları doğayı kendisine yardımcı olmaya “razı” edebileceğini düşündü. Yeryüzünde kendinden güçlü birçok varlık vardı. Su ve sel insanı boğuyor, ateş yakıyor, fırtına sürüklüyor, gök gürültüsü korkutuyordu. Bütün bunların nedenini düşünen insan sonunda şu sonuca vardı: Onlar kendisinden güçlü ve üstündü . Kimileri iyi, kimileriyse kötü etkiler oluşturmaktaydı. “Tekniğin yetersizliğinden arta kalan boşluğu doldurma ihtiyacından “büyü” doğdu ve gelişti.” İlkel kabile adamları yararlı bir hayvan yada bitkiyi belli bir kabilenin yada kabilenin bir bölümünün totemi yaparak, suretler ve semboller kullanarak, yada temsili danslarla, hayvanın yada bitkinin bollaşıp çoğalmaya teşvik edebileceğine inanıyorlardı.

Totem kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalındığı sürece kabilenin üremesi ve besin ikmali güvence altına alınmış demekti. İlkel insanlar doğada gördükleri ama açıklayamadıkları güçleri tanrılaştırdılar. Gökyüzü, yıldızlar, ateş, Güneş yada onları etkileyen herhangi bir doğa gücü onlar için tanrısaldı. Toteme ilişkin olarak bazı kişilere hayvanlara yada nesnelere de bir takım güçler atfedilir; bunlar “tabu”dur , “kutsal”dır; onlara ancak çok katı kurallara riayet edilerek yaklaşılabilir kurallara aykırı davranmanın cezası korkunçtur. Totemciliğin insanın ilk dini olduğu söylenebilir. Tek tanrılı dinlere göre ilkel, ama öz olarak onunla aynı kaynaklardan beslenip, aynı işlevi gören ve aynı nitelikte bir inanç biçimidir. Totem maddesel bir tanrıdır. Bu açıdan bakıldığında Hıristiyanların İsa'da cisimleşen tanrı tasarımlarından hiçbir farkı yoktur. Yani İsa da bir totemdir. Nitekim İslamiyet öncesi putlara olan inanç da çok tanrılı bir totemcilik, yani tanrıların maddesel olarak sembolleşmiş durumlarına tapınma şeklidir.

Görüyoruz ki, “doğa”ya karşı “teknik” eksikliği insanın “doğa”yı “razı” etme düşüncesine ulaştırıyor. Böylece insanlık kafasının içine ilk “din” tohumunu ekmiş oluyor…

Tabi burada belirtilmesi gereken bir şey var… Kabile içinde “büyü” ile uğraşan kişiye olağanüstülük verilmemiştir ve bu kişinin de “peygamber”im diye bir iddiası olmamıştır. Önemli olan “doğanın “razı” olması ve besin bolluğu vermesiydi.

Kabileler özellikle doğum, buluğa erme ve defin ayinleri yapardı. Herkesin geçmek zorunda olduğu bu sınavlarda, ayrıca ,dünyanın başlangıcı ve gelişmesinin totemlerle açıklanmasını, yada bunlara ilişkin efsaneleri dile getiren ilahiler okunurdu. Bu, ilk resmi eğitimdi, yani dünyaya ve dünyanın nasıl denetleneceğine dair bir takım kesin inançların telkiniydi. Bu tür eğitim, avlanma, yemek pişirme, vs. tekniklerini pratikte öğrenmenin hiçbir zaman yerini almamakla birlikte, onu tamamlıyordu. Buluğ çağı ayinlerinde yer alan törenlerden biri,ad  takma töreniydi.

O ana kadar ölümden sonrasının cevabını bulamayan insanoğlu, uzun yolculuklardan dönen gemicilerin anlattığı okyanusun öbür ucundaki ülkelerin güzellikleriyle yada kötülükleriyle hayal dünyasını daha da geliştirdi. Herhalde insanlar da ölünce böyle yerlere giderlerdi. Eğer insan sevapkar ise ölünce sonsuz güzellikteki diyarlara giderdi. Eğer günahkar ise sonsuz karanlık ülkesine benzeyen yerlerde cezasını çekerdi. Böylece ölülerini barındırabileceği cennet ve cehennemi yaratmış oldu. İnsanoğlunun adaleti ne olursa olsun tanrısal adalet yanılmaz, insanı cezalandırır yada mükafatlandırırdı. Böylece 'Büyük Tanrı'ya tapma' inancı doğdu.

Bütün efsaneler, ilk belirlenişlerinde, dönemlerinin teknik ve sosyal örgütlenme düzeyini yansıtırlar; fakat kabilenin, hatta tüm evrenin hayatının devam etmesi için gerekli sayılan ayinlerle ilişkili olduğundan, efsaneler koşullardan daha yavaş değişiler ve daha çok kere anlaşılmaz olurlar. Cennet Bahçesi [İrem bağı] efsanesi örneğin, ilk başta avcılıktan tarımcılığa geçişi yansıtmaktaydı; ama sonraları tabu, cinsiyet, bilginin kötülüğü, Tanrı’ya körü körüne itaat ve ilk günah fikirlerini dile getirmekte kullanılmıştır. Efsaneler değişik kabilelerin efsaneleri de olsalar, kolaylıkla birbirine karışıp oldukça tutarsız ortak bir mitoloji oluştururlar. Yalnız dinlerin akideleri değil, bilimin teorileri de bu gibi efsanelerden kesintisiz bir gelenek içinde türlü değişikliklere uğrayarak bize kadar gelmiştir. . Totemci inanç biçimini takip eden süreçte dinsel düşünce, ruhçuluk biçiminde gelişmiştir. İnsanoğlu sayısız ruh ve tanrı geliştirmiş ve daha sonra bunların en büyüğü olduğuna inandığı tanrıların tanrısını yaratmış, tek tanrı düşüncesine adım adım ulaşmıştır.

Bilinen en eski inançlardan biri "ana tanrıça" kültüdür. Doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil eden ana tanrıça fikri, isimleri bölgelere göre değişse de aynıydı. Kibele, Artemis, İştar, Astoreth yada İnanna, ana tanrıçanın isimlerinden yalnızca birkaçı. Çok tanrılı inanışların en çok bilinen örnekleri Eski Mısır ve Eski Yunan’da karşımıza çıkıyor. Doğa güçlerinin kişileştirildiği bu dinlerde her tanrı yada tanrıça ayrı bir gücü simgeliyordu. Eski Mısır’da Osiris, İsis, Seth, Hathor, Ra, Amon gibi büyük tanrıların yanında firavunların da tanrı olduğuna inanılırdı. Eski Yunan’daki belli başlı tanrıçalar ve tanrılarsa Zeus, Hear, Apollon, Poseidon, Hades, Afrodit, Hermes idi. Benzeri çoktanrılı inanışlar farklı tanrı yada tanrıça isimleriyle dünyanın her yerinde görülür. Eski Türklerse şamanist inanca sahipti. Buna göre iyiliğin temsilcisi, en büyük tanrı olan Gök Tanrı’ydı. Kötülükse, yer altında yaşayan Erlik Han adıyla kişileştirilmişti. Tek tanrı inancının yerleşip yaygınlaşmasıyla bu dinler terk edildi.

Museviliğe kadar tüm dinlerde doğa ya başlı başına tanrıdır, yada tanrıları yaratan güçtür. Tanrının doğayı yarattığını öne süren ilk tek tanrıcı din Museviliktir. Ne var ki Musevi tek tanrıcılığı, birçok tanrılar arasından birini tercih etmeyi gerektiren bir tek tanrıcılıktır. Çıkış Exodus'un 3.Bap'ında anlatıldığı gibi Horeb'de Musa'ya seslenen, sayısız çalılık ruhlarından yalnız biridir. Bu çalılık ruhunun Musa'ya yazdırdığı ünlü On Emir'in birincisinde bunu açıkça belirtmektedir: "Seni Mısır ülkesinden esirlik evinden çıkaran allahın Yahova benim. Benden başka Tanrıların olmayacak. Onlara tapmayacaksın, çünkü ben senin allahın Rabb, kıskanç bir allahım." Her ne kadar diğer dinlerce, özelliklede islamiyetçe küçümsense de, Musa ve sonraki peygamberlerin yazıtlarının toplami olan Tevrat, incilin de, kuranın da temel taşını oluşturmuş, dinsel felsefe ve masallarda onları belirleyen kaynak eser olmuştur. Museviliğin bir çok tanrı arasından birini tercih etmeyi gerektiren tek tanrıcılığı, Hıristiyanlık'ta yerini Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine bırakır. Tek tanrıcılığı gerçek anlamda gerçekleştiren din islamiyettir. Yahudiliğin Henoteizm'iyle, Hıristiyanlığın Trioteizm'ine karşı Müslümanlığın Monoteizmi şu önermeyle açıkça dile getirilmiştir:

"La Ilahe Illallah (Allah'tan başka Tanrı yoktur).

Ortada insan bilincini aşan bir şey yoktur. Her şey dönem insanının bilinciyle, onun görüş ufkuyla sınırlıdır.Tevrat o gün insanının ufkuyla sınırlıdır. O güne kadar gelen efsaneleri tek tanrı çatısı altında birleştirmekten başka yaptığı şey yoktur. Onun ideolojik temel yaptığı köleci zulme isyanla gelişen Hıristiyanlık; temel Tevrat kültürü üzerinde ama ondan ayrı bir din inşa etmiş ve o da tıpkı Tevrat gibi kendini tanrısal ilan etmiştir. Yine Tevrat kültürünü temel alan İslamiyet de İsa'dan 600 yıl sonra doğmuş ve kendini tanrısal ilan etmiştir.

Sonuçta Tanrı; ikide bir düşünce değiştiren, İbrani Kavminden hemen yanı başındaki Arap Kavmine gitmek için bile 1500 yıla yakın zaman bekleyen, Amerika ve Avustralya kıtalarına hiç din ve peygamber göndermeyen, oraları ancak sömürgeci Hıristiyanlar aracılığıyla keşfeden, Afrika ve Asya'nın derinliklerini önemsemeyen, daha doğrusu buraları da bilmeyen, Ortadoğu merkezinde ise birbiri sıra masallar ve mantık hariç ikide bir birbirinden apayrı dinler gönderen, kitabın yazıldığı dönem insanının bilgisinden başka bilgiye sahip olmayan bir tanrı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tektanrıcı dinlerin tarihlerine baktığımızda, onların hep de din bilincinin en gelişkin olduğu Ortadoğu'nun çok sınırlı bir bölgesinde oluştuklarını görüyoruz. Sanki Tanrının diğer bölgeler ve insanlardan haberi yokmuş veya onları umursamıyormuş gibi...

Dinsel inanç öylesine etkin ve parıltılıdır ki, bir kere yakaladığı insanı, bilimsel bakış açısına ulaşmaktan başka hiçbir şey kurtaramaz…!!!

13 YorumYorum yaz!Bağlantı

13/8/2006 - İSLAMIN EVRENSELLİĞİ

Kategori: Din

Kur'an ve peygamber yani kısacası İslam kimlere hitap eder? 

                          1- Tüm insanlara

                          2- Müslümanlara

                          3- Araplara

                Kuşkusuz bir İslam hukukçusu yada kendini "müslüman"" SAYAN" kişiler için cevabı basit görünen bir sorudur bu. Ancak cevap bu şıklar arasında değildir. Cevabı ku'an'dan okuyalım:

                "Bu indirdiğimiz (kur'an), kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır.Ahirete inanırlar, buna inanırlar. Namazlarına da devam ederler." (En'am:92)

                "Ey Muhammed!Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarman,şüphe götürmeyen toplanma günüyle uyarman için,sana Arapça okunan bir kitap vahyettik.İnsanların bir takımı cennete,bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer." (Şüra:7)

                Demek ki bu kitap ne tüm insanlığa yada ne tüm müslümanlar hitap eder. O açıkça Mekke ve etrafındaki Araplara hitap eder. Allah'ın uyarmasını istediği kişiler bellidir...Tabi kur'an ayetlerinde, tüm insanlığa geldiğini söyleyenler de var. Bu bir çelişkidir. Sayısız çelişkiden biri...

21 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

Dinlere Tabulara Bir Darbe de Siz İndirin!!!

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

sargon