Sizinde hak vereceğiniz üzere, bugünkü insan ile kadim çağlarda yaşayan insanlar arasında dağlar kadar fark vardır…
Bu farkların başında düşünüş ve algılayış farkları gelir. Yani ilkel bir insan, çağdaş bir insan gibi olayları incelikle kavrayamaz. Bunun altında elbette birçok fark yatmaktadır. Biyolojik etmenleri bir kenara bırakırsak modern insan sahip olduğu bilgi miktarıyla birkaç adım öndedir… Bugün “din” denen olgunun yani “teoloji”nin beslendiği noktalar bellidir… Teoloji insanı;
1- Korkutmaya
2- Umut etmeye
3- Objektif olmamaya
4- Sebep aramamaya
mecbur kılar… Zaten din, bunları öğütler! Keza döngüsü de bunlar arasındadır.
Şimdi gelin ilk çağlara “ilkel” insanın “din”i “neden” çıkardığına bir göz atalım…
Tarih boyunca gelişimini sürdüren insanoğlu, başlangıçta hiçbir düşünceye sahip değildi. Babadan oğula geçen tecrübelerle gelişimini sürdürdü. Vücudunu kullanmayı öğrendikçe ve çeşitli aletlerle yaşamını kolaylaştırdıkça, zekası çeşitli anlam ve sonuç çıkarmalara yöneldi . Bildiğiniz üzere insanın en temel ihtiyaçlarından biri “beslenme”dir. Bunun için de tabi ki insanların “besin” elde etmesi gerek. Ancak ilk zamanlar da –ki biz Yontma Taş Devri’nden bahsediyoruz- bugünkü “teknoloji”ye tabi ki sahip değiller… Sizin de kolaylıkla kabul edeceğiniz üzere “teknik” yeterlilikleri çok az. Şöyle ki besin bulmak (hayvan yakalamak yada bitki toplamak) o zaman kadın yada erkeğin sadece yeterliliğine bağlıdır. Ancak bu arada elde edebilecek hayvan ve bitkilerin sayısı “doğal felaket”ler sonucu azalma göstermekteydi. İnsan o zamanlar doğa da tam bir asalaktı… Çünkü tekniği yetersizdi. Ve bu asalaklık “tarım” icat olana kadar devam edecekti.
Tarım, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluluktu. Tarımı başarmak içinse, gökyüzünün iyi incelenmesi gerekiyordu. Bir yıldız kümesinin gökyüzündeki hareketiyle bitkinin büyüyüp gelişmesi arasındaki bağlantı insanoğlunun ilgisini çekiyordu. O halde yeryüzünü gökteki yıldızlar ve varlıklar yönetiyordu. On beş bin yıl önce Mısır'da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar.İnsanoğlu gökyüzündeki yıldızlara isimler takmaya başladı. Saban sürme sırasında görünen yıldızlara 'Öküz' yada 'Boğa' yıldızları, Aslanların susuzluktan çölden ırmaklara geldiğinde görülen yıldızlara 'Aslan yıldızları' gibi isimler yakıştırmaya başladı. Zamanla insanoğlu göğün boğasından beklediği gücü yeryüzündeki boğadan da bekler oldu. Bunun gibi bir çok canlı ve cansız şeyi kutsallaştırdı ve insanlar putlara tapmaya başladı.Zamanla insanlar iyilik ve kötülük tanrılarını ayırmaya başladılar. Tanrıların özleri birbirine uymadığı için tapınma ikiye bölündü. İyi tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı. Kötü Tanrılara yapılan ise korku ve ızdırap... Böylece özü karşıt ilkelere tapınma olan din sistemleri oluştu.
Bunun yanı sıra kabile insanları doğayı kendisine yardımcı olmaya “razı” edebileceğini düşündü. Yeryüzünde kendinden güçlü birçok varlık vardı. Su ve sel insanı boğuyor, ateş yakıyor, fırtına sürüklüyor, gök gürültüsü korkutuyordu. Bütün bunların nedenini düşünen insan sonunda şu sonuca vardı: Onlar kendisinden güçlü ve üstündü . Kimileri iyi, kimileriyse kötü etkiler oluşturmaktaydı. “Tekniğin yetersizliğinden arta kalan boşluğu doldurma ihtiyacından “büyü” doğdu ve gelişti.” İlkel kabile adamları yararlı bir hayvan yada bitkiyi belli bir kabilenin yada kabilenin bir bölümünün totemi yaparak, suretler ve semboller kullanarak, yada temsili danslarla, hayvanın yada bitkinin bollaşıp çoğalmaya teşvik edebileceğine inanıyorlardı.
Totem kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalındığı sürece kabilenin üremesi ve besin ikmali güvence altına alınmış demekti. İlkel insanlar doğada gördükleri ama açıklayamadıkları güçleri tanrılaştırdılar. Gökyüzü, yıldızlar, ateş, Güneş yada onları etkileyen herhangi bir doğa gücü onlar için tanrısaldı. Toteme ilişkin olarak bazı kişilere hayvanlara yada nesnelere de bir takım güçler atfedilir; bunlar “tabu”dur , “kutsal”dır; onlara ancak çok katı kurallara riayet edilerek yaklaşılabilir kurallara aykırı davranmanın cezası korkunçtur. Totemciliğin insanın ilk dini olduğu söylenebilir. Tek tanrılı dinlere göre ilkel, ama öz olarak onunla aynı kaynaklardan beslenip, aynı işlevi gören ve aynı nitelikte bir inanç biçimidir. Totem maddesel bir tanrıdır. Bu açıdan bakıldığında Hıristiyanların İsa'da cisimleşen tanrı tasarımlarından hiçbir farkı yoktur. Yani İsa da bir totemdir. Nitekim İslamiyet öncesi putlara olan inanç da çok tanrılı bir totemcilik, yani tanrıların maddesel olarak sembolleşmiş durumlarına tapınma şeklidir.
Görüyoruz ki, “doğa”ya karşı “teknik” eksikliği insanın “doğa”yı “razı” etme düşüncesine ulaştırıyor. Böylece insanlık kafasının içine ilk “din” tohumunu ekmiş oluyor…
Tabi burada belirtilmesi gereken bir şey var… Kabile içinde “büyü” ile uğraşan kişiye olağanüstülük verilmemiştir ve bu kişinin de “peygamber”im diye bir iddiası olmamıştır. Önemli olan “doğanın “razı” olması ve besin bolluğu vermesiydi.
Kabileler özellikle doğum, buluğa erme ve defin ayinleri yapardı. Herkesin geçmek zorunda olduğu bu sınavlarda, ayrıca ,dünyanın başlangıcı ve gelişmesinin totemlerle açıklanmasını, yada bunlara ilişkin efsaneleri dile getiren ilahiler okunurdu. Bu, ilk resmi eğitimdi, yani dünyaya ve dünyanın nasıl denetleneceğine dair bir takım kesin inançların telkiniydi. Bu tür eğitim, avlanma, yemek pişirme, vs. tekniklerini pratikte öğrenmenin hiçbir zaman yerini almamakla birlikte, onu tamamlıyordu. Buluğ çağı ayinlerinde yer alan törenlerden biri,ad takma töreniydi.
O ana kadar ölümden sonrasının cevabını bulamayan insanoğlu, uzun yolculuklardan dönen gemicilerin anlattığı okyanusun öbür ucundaki ülkelerin güzellikleriyle yada kötülükleriyle hayal dünyasını daha da geliştirdi. Herhalde insanlar da ölünce böyle yerlere giderlerdi. Eğer insan sevapkar ise ölünce sonsuz güzellikteki diyarlara giderdi. Eğer günahkar ise sonsuz karanlık ülkesine benzeyen yerlerde cezasını çekerdi. Böylece ölülerini barındırabileceği cennet ve cehennemi yaratmış oldu. İnsanoğlunun adaleti ne olursa olsun tanrısal adalet yanılmaz, insanı cezalandırır yada mükafatlandırırdı. Böylece 'Büyük Tanrı'ya tapma' inancı doğdu.
Bütün efsaneler, ilk belirlenişlerinde, dönemlerinin teknik ve sosyal örgütlenme düzeyini yansıtırlar; fakat kabilenin, hatta tüm evrenin hayatının devam etmesi için gerekli sayılan ayinlerle ilişkili olduğundan, efsaneler koşullardan daha yavaş değişiler ve daha çok kere anlaşılmaz olurlar. Cennet Bahçesi [İrem bağı] efsanesi örneğin, ilk başta avcılıktan tarımcılığa geçişi yansıtmaktaydı; ama sonraları tabu, cinsiyet, bilginin kötülüğü, Tanrı’ya körü körüne itaat ve ilk günah fikirlerini dile getirmekte kullanılmıştır. Efsaneler değişik kabilelerin efsaneleri de olsalar, kolaylıkla birbirine karışıp oldukça tutarsız ortak bir mitoloji oluştururlar. Yalnız dinlerin akideleri değil, bilimin teorileri de bu gibi efsanelerden kesintisiz bir gelenek içinde türlü değişikliklere uğrayarak bize kadar gelmiştir. . Totemci inanç biçimini takip eden süreçte dinsel düşünce, ruhçuluk biçiminde gelişmiştir. İnsanoğlu sayısız ruh ve tanrı geliştirmiş ve daha sonra bunların en büyüğü olduğuna inandığı tanrıların tanrısını yaratmış, tek tanrı düşüncesine adım adım ulaşmıştır.
Bilinen en eski inançlardan biri "ana tanrıça" kültüdür. Doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil eden ana tanrıça fikri, isimleri bölgelere göre değişse de aynıydı. Kibele, Artemis, İştar, Astoreth yada İnanna, ana tanrıçanın isimlerinden yalnızca birkaçı. Çok tanrılı inanışların en çok bilinen örnekleri Eski Mısır ve Eski Yunan’da karşımıza çıkıyor. Doğa güçlerinin kişileştirildiği bu dinlerde her tanrı yada tanrıça ayrı bir gücü simgeliyordu. Eski Mısır’da Osiris, İsis, Seth, Hathor, Ra, Amon gibi büyük tanrıların yanında firavunların da tanrı olduğuna inanılırdı. Eski Yunan’daki belli başlı tanrıçalar ve tanrılarsa Zeus, Hear, Apollon, Poseidon, Hades, Afrodit, Hermes idi. Benzeri çoktanrılı inanışlar farklı tanrı yada tanrıça isimleriyle dünyanın her yerinde görülür. Eski Türklerse şamanist inanca sahipti. Buna göre iyiliğin temsilcisi, en büyük tanrı olan Gök Tanrı’ydı. Kötülükse, yer altında yaşayan Erlik Han adıyla kişileştirilmişti. Tek tanrı inancının yerleşip yaygınlaşmasıyla bu dinler terk edildi.
Museviliğe kadar tüm dinlerde doğa ya başlı başına tanrıdır, yada tanrıları yaratan güçtür. Tanrının doğayı yarattığını öne süren ilk tek tanrıcı din Museviliktir. Ne var ki Musevi tek tanrıcılığı, birçok tanrılar arasından birini tercih etmeyi gerektiren bir tek tanrıcılıktır. Çıkış Exodus'un 3.Bap'ında anlatıldığı gibi Horeb'de Musa'ya seslenen, sayısız çalılık ruhlarından yalnız biridir. Bu çalılık ruhunun Musa'ya yazdırdığı ünlü On Emir'in birincisinde bunu açıkça belirtmektedir: "Seni Mısır ülkesinden esirlik evinden çıkaran allahın Yahova benim. Benden başka Tanrıların olmayacak. Onlara tapmayacaksın, çünkü ben senin allahın Rabb, kıskanç bir allahım." Her ne kadar diğer dinlerce, özelliklede islamiyetçe küçümsense de, Musa ve sonraki peygamberlerin yazıtlarının toplami olan Tevrat, incilin de, kuranın da temel taşını oluşturmuş, dinsel felsefe ve masallarda onları belirleyen kaynak eser olmuştur. Museviliğin bir çok tanrı arasından birini tercih etmeyi gerektiren tek tanrıcılığı, Hıristiyanlık'ta yerini Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine bırakır. Tek tanrıcılığı gerçek anlamda gerçekleştiren din islamiyettir. Yahudiliğin Henoteizm'iyle, Hıristiyanlığın Trioteizm'ine karşı Müslümanlığın Monoteizmi şu önermeyle açıkça dile getirilmiştir:
"La Ilahe Illallah (Allah'tan başka Tanrı yoktur).
Ortada insan bilincini aşan bir şey yoktur. Her şey dönem insanının bilinciyle, onun görüş ufkuyla sınırlıdır.Tevrat o gün insanının ufkuyla sınırlıdır. O güne kadar gelen efsaneleri tek tanrı çatısı altında birleştirmekten başka yaptığı şey yoktur. Onun ideolojik temel yaptığı köleci zulme isyanla gelişen Hıristiyanlık; temel Tevrat kültürü üzerinde ama ondan ayrı bir din inşa etmiş ve o da tıpkı Tevrat gibi kendini tanrısal ilan etmiştir. Yine Tevrat kültürünü temel alan İslamiyet de İsa'dan 600 yıl sonra doğmuş ve kendini tanrısal ilan etmiştir.
Sonuçta Tanrı; ikide bir düşünce değiştiren, İbrani Kavminden hemen yanı başındaki Arap Kavmine gitmek için bile 1500 yıla yakın zaman bekleyen, Amerika ve Avustralya kıtalarına hiç din ve peygamber göndermeyen, oraları ancak sömürgeci Hıristiyanlar aracılığıyla keşfeden, Afrika ve Asya'nın derinliklerini önemsemeyen, daha doğrusu buraları da bilmeyen, Ortadoğu merkezinde ise birbiri sıra masallar ve mantık hariç ikide bir birbirinden apayrı dinler gönderen, kitabın yazıldığı dönem insanının bilgisinden başka bilgiye sahip olmayan bir tanrı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tektanrıcı dinlerin tarihlerine baktığımızda, onların hep de din bilincinin en gelişkin olduğu Ortadoğu'nun çok sınırlı bir bölgesinde oluştuklarını görüyoruz. Sanki Tanrının diğer bölgeler ve insanlardan haberi yokmuş veya onları umursamıyormuş gibi...
Dinsel inanç öylesine etkin ve parıltılıdır ki, bir kere yakaladığı insanı, bilimsel bakış açısına ulaşmaktan başka hiçbir şey kurtaramaz…!!!
|